« Önceki |

4/7/2009

Bir hikaye...

Son Gece               
   Güneş turuncu bir top gibi gökyüzünde asılı duruyor. Sokaklar henüz tenha ve sessiz. Güneş yükseldikçe duvarlardaki gölgeler yavaş yavaş siliniyor. Bugün diğer günlerden çok farklı. Bugün seni, bu senelik son kez görüşüm olacak. Bu son güzel geceyi yaşamak için sabırsızca günün bu saatinde uykusuzluktan- yada heyecanda diyebiliriz- ayaktayım. Çayı demleyeli bir saat kadar oluyor. Demi güzel, nefis bir tadı ve harika bir kokusu var tabi senin kokun yanında bir hiç ama genede güzel, hayatımı güzel kılan kokulardan bu da. Saatler geçmek bilmiyor seni görüceğimi düşündükçe daha da yavaşlıyor. Bir kaç saat mutfak camından güneşin doğuşunu tüm ayrıntıları ile izliyorum. İnsanlar yavaş yavaş evlerinden çıkıp işlerine gidiyorlar. İstanbul akşam ki derin uykusundan yavaş yavaş uyanıyor. Hava açık, güneşi engelleyecek hiç bir bulut yok gökyüzünde. Güneş tam sapsarı olmuşken, çayım bitiyor. Aç değilim ama yemek yemeliyim, iki yumurta biraz peynir ve işte benim klasik kahvaltım tabi çayı unutmamak gerek çay hayatımı her zaman tamamlar benim. 
 
  Saatler geçiyor, güneş gene sabahki gibi turuncuya dönmeye başlıyor ve işte ben hazırım. Yavaş yavaş evden çıkmam, maslak'a gitmem lazım. Sen biraz geç gelirsin biliyorum ama ben orada olmalıyım seni heyecanla, aşkla, tüm varlığımla beklemeliyim. Heyecanlanıyorum biraz, ya kıyafetimi beğenmezsen, ya ayakkabılarım sana pis gözükürse. Bu korkulardan uzaklaşmalıyım, evden dışarı atıyorum kendimi. Sokakta sıcak bir günün ardından ısı saçan duvarlar yüzüme sıcacık üflüyor ve ardından akşamın güzel serinletici yelleri başlıyor. Rüzgar yüzümü her okşayışında sanki senin ellerin değiyor yüzüme. Mutluyum. Seni son kez de olsa bugün göreceğim, azda olsa günü yaşamak lazım. 
 
  Maslaktayım, üniversitenin kantininde arkadaşlarla muhabbet ediyor, bin bir türlü şakalar yapıyor ve seni heyecanla bekliyorum. Bu aralarda gelmen lazım akşamın yapılacağı yer yarı yarıya dolu herkes masalarında arkadaşlarıyla sohbette. Peki sen niye gelmedin, ya gelmezsen. Felaket, işte o zaman büyük bir şair  gibi felaketim olur bu ve ağlarım belki. Ama hayır işte sen. İşte geldin buradasın. Beni görmedin arkadaşlarının oturduğu masaya oturdun bende en yaratıcı yalanlarım ve ustaca- sadece sevdiği için kurnazlaşan insanların kurnazlığı ile- manevralar yapıp arkadaşlarımı masamıza gitmeye ikna ediyorum. 
 
   Arkadaşlarım ile masamızdayız, sen tam karşımdaki masadasın, o kadar güzelsin ki sanki afrodit gerçek olmuşta karşıma geçmiş bana umursamazca bakıp, beni kıskandırmak istiyor. Afrodit belki güzeldi, ama sen benim için bir tanrısın, tapmamı istediğin an ayaklarını öpeceğim. Bana bakıyorsun, bakışıyoruz, uzunca, gözlerin gözlerime yakarcasına değiyor ve haşlıyor. Artık senin gözlerinin kölesiyim. Ama çekiyorsun bir an gözlerini ve bir arkadaşın benim önüme geçiyor bir kaç saniyeliğine, korkuya kapılıyorum, gözlerini arıyor gözlerim telaş içinde. Arkadaşın çekiliyor sen yerinde yoksun, telaşım gittikçe artıyor, bakışlarımla heryeri arıyorum. Sonra bir an görüyorum seni, bana bakıyorsun, sanki seni arayıp aramayacağımı öğrenmek istermişçesine bakıyorusun bana ve aradığımı gördüğünden gülümsüyorsun bana. Mutluyum.
 
   Gece ilerliyor. Dans müziği çalmaya başlıyor. Seninle henüz resmen tanışmadık ama seni dansa kaldırmak istiyorum. Çevreme bakıyorum, arkadaşlarım kalkmıyor. Kalkmıyorlar bir türlü yalnız kalsam daha cesaretli olabilirim. Sana bakıyorum, sanki hadi der gibisin. Ama olmuyor o kadar içmeme rağmen cesaretimi toplayamıyorum. Kendime ettiğim küfürlerin haddi hesabı yok. Ama ne küfür para ediyor ne seni kaçırma korkusu, şu, toplum tarafından programlanmış zavallı beynime.Müzik sonlanıyor, seni dansa kaldırmadım. 
 
   Gece bitti. Sen gidiyorsun bu seni 3 ay göremeyeceğim anlamına geliyor. Son kez dönüp bakıyorsun, ama benim beynim o kadar zavallı ki anlamıyor. Gidiyorsun evine, bende kendimi dışarı atıyorum. Hiçbir arkadaşımı yanıma almamak yalnız kalmak için yürüyorum maslaktan beşiktaşa ve evimin sokağına geliyorum kendime küfrede ede, anahtarı çeviriyorum. Evdeyim, odama koşuyorum, yatağımda ses çıkarmamak için yastığı kafama sertçe bastırarak, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Sana o gece sormalıydım bunu biliyorum. O gece ya soracaktım, yada seni kaybedecektim.
 
    Sana sormadım, hala ne olacağını bilmiyorum. Sen bir başkası ile evlisin artık.Birşeyleri kaybettiğim kesin. O zamanlar yalnızdın,kimse yoktu hayatında, şimdi var. Ben mi? Ben aynıyım hayatımda bir kaç şey değişti, evimi taşıdım, artık senin için ağladığım şehirde değilim, yalnızım, hala gülüyorum birçok şeye ama eksiğim sanki. Sanki sen tamamlardın beni. Sanki.

AyyaşMestan

14/5/2009

Seviyorum

Gerçeklerin sonsuz ışında,

ülkemin karanlık labirentlerinde,

yolumu çiziyorum.

Binbir sıkıntı, tuzak, kalleşlik

                                               ve acımasızlıkla

bu ülkenin kirli ellerini görüyorum.

Ama yinede,

     içimde anlatılmaz, açıklanamaz bir umut

     ve hevesle

     seviyorum bu ülkeyi, tüm sevgimle.

 

24/12/2008

Herşeyi biz yaptık...

Herşeyi biz yaptık. Ben, sen, o, dedemiz, ninemiz, babamız, annemiz hepimiz yaptık.Başımıza olmadık işler açtık. Her yüzümüze gülene, bize benziyor diye, sağcı diye, solcu diye,bu yalan söylemez diye aslında hep aynı olanı seçtik. Çaldı cezalandırdık! Hırsızsın deyip, başkasını ama sadece adı ve şekli değişik olan hırsızı seçtik. Bizi bilimin esaslarından uzaklaştıran, kişisel çıkarlarını halkın üstünde tutanlar tarafından, hak, hukuk bilmeyen, insan canına, haysiyetine ve şerefine değer vermeyenler tarafından, despotlar, kendini diktatör sananlar tarafından yönetildik. Bunları anladık ama birde baktıkki sandıktaki o uzun şerittekiler hep aynı. Adı, sanı değişsede, arada başka yüzler çıksada hepsi aynıydı. Bir tarafta at, bir tarafta kuş vardı ama esasta ikiside hayvandı. Bunuda anladık ama bize demokrasi oy atma sistemi olarak yutturulmuştu bir kere bizde gerekeni yaptık bir en sevdiğimiz hayvana attık oyumuzu. Ama ben artık yeter diyorum. Zamanı gelmiştir ki: Artık size OY YOK. Dürüstçe cezamı öder ve size o evet mührünü basmam. Çünkü biliyorumki hiçbiriniz o oyun karşılığını alabileceğim kadar değerli değilsiniz. Çünkü biliyorumki size çok büyük bir tokat lazım. Ama yine biliyorumki herkes kötünün iyisini seçmeye devam edecek. Ben ve belki birkaç kişi daha bu demokrasi oyununa gelmeyeceğiz. Demokrasiyi bilmeyenler, anlamayanlara oylarımızla destek olmayacağız. zebaniler arasından birini seçip öyle böyle yanmayı kabul etmiyorum.

24/12/2008

Oyuncak...

  Bir programda Sunay Akın'dan dinlemiştim. Günümüz çocukları ve onların oyunlarını, kendi zamanı ve oyunları ile karşılaştırmıştı.
  Oyuncakla oynayan çocuk yaratıcıdır. Oyuncağı ile oynadığı oyunlarda, hikayeyi o yazar, mekanı o belirler, efektleri ve sesleri o yapar, o oyunun yönetmenliğini, oyunculuğunu, kahramanlığını yapar. Oysa şimdiki çocuklar birileri tarafından onlar için yazılmış, çekilmiş, yönetilmiş, kurgulanmış ve her çocuk için aynı olan bilgisayar oyunlarını oynayarak, o oyunun sadece figüranı oluyorlar.

23/12/2008

Mutluluk üzerine 1...

Mutluluk, bir yaz denizinin karşısında, bir ağaç gölgesindedir. Tedirgin edilmeden
üstünde uyunan bir toprak parçasındadır. Bir bahar sabahında çıplak ayakla koşulan ıslak çimenlerdedir. Sıcak bir günün bitimine doğru, birdenbire esiveren serin bir yeldedir. Güvenli bir düşüncenin aydınlığında, uygun bir sesin titreşimindedir. İstekle ısırılan bir peynir diliminde, yanarak içilen bir yudum suda, özlemle aranan bir fincan kahvededir. Bakkaldan alınan bir paketi taşırken dergilerden yapılmış kesekağıdında göz ucuyla okunuveren güzel
bir sözdedir. Günün ilk aydınlığında, gecenin son karanlığındadır. Özlenen sevgilinin dudaklarındadır. Bir annenin okşayışında, bir babanın bakışında, bir çocuğun gülüşündedir.Çevremiz mutluluklarla doludur.

  Yukarıdaki yazıyı Orhan Hançerlioğlu'nun Düşünce Tarihi adlı yapıtında okudum ve düşünmeye başladım. Yüzyıllardır bir çok filozofun hayatın amacını açıklarken kullandığı mutluluk kavramı günümüzde nasıl algılanıyordu. Cevabı hernekadar göreceli de olsa, günümüzde mutluluk eski filozofları kıskandırırcasına bir amaç değil bir araç haline geldi. Tabiki hiçbirimiz bunu kendimize yediremiyoruz ama oturup esaslı bir şekilde düşündüğümüzde gerçeği tüm acılığı ile kavrıyoruz. Para ve güç, kadın ve erkekte ayrı ayrı algılansada ortak olarak üstünlük kazanmak, sınıf atlamak ve lüks için kaçınılmazdır. Artık insanlar bu parayı araç paranın getireceği gücü ve sınırsız özgürlüğü ise mutlu olmak ile karıştırıyorlar ve mutluluğu yalnızca para kazanarak yakalayabileceklerine inanıyorlar(hadi itiraf edelim hepimiz bu durumdayız),buda aslında mutluluğu amaç değil aracında aracı yapıyor. 
 

Political Blogs - BlogCatalog Blog Directory